FacebookTwitter

Şovenist Dişi Domuzlar: Ariel Levy


15 Ekim 2015

The Advocate’in Haziran/Temmuz 2009 sayısında yayımladığı, 40 yaşın altındaki 40 isme yer verdiği listesinde, eşcinselliğini açık olarak yaşayan en ilham verici isimlerden biri olarak yer aldı Ariel Levy. 37 yaşındaki Levy, Wesleyan Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra kar amacı gütmeyen, anne ve bebek sağlığı ile sağlıklı üreme üzerine çalışmalar yapan bir kuruluş olan Planned Parenthood’da katip olarak çalışmaya başlamış. Daktilo kullanma konusunda yavaş olduğu için, bir hafta sonra, işten atıldığında ise New York dergisinde işe alınmış. Katip olarak. 12 yıl boyunca bu pozisyonda çalışan Levy, 2008’den itibaren The New Yorker’da yazarlık yapmaya başladı. Çalışmaları The Washington Post, Vogue, Slate ve New York Times’da da yayımlanan Levy, 2005 yılında Female Chauvinist Pigs: Women and the Rise of Raunch Culture(Şovenist Dişi Domuzlar: Kadınlar ve Çiftlik Kültürünün Yükselişi) adını verdiği ilk kitabını yazdı. Bugünün Amerikan kültürünün aşırı derecede sekse düşkün yapısında kadınların seks objesi oluşlarını, birbirlerini seks objesi haline dönüştürmelerini ve seks objesi olma konusunda motive edilişlerini eleştiren Levy, bunun “çiftlik kültürü”nden bir farkı olmadığına inanıyor. Levy, kitabı ve kariyeri ile alakalı sorduğumuz sorularımızı yanıtladı. “Yazar olmak istemediğim bir dakika bile hatırlamıyorum. Yazmak benim için dünyayı ve tecrübelerimi anlamama yardımcı olan bir metot; üçüncü sınıftan beri günlük tutuyorum. Tabi, bir de babamın yazar olduğunu düşünürsek, yazarlık bir nevi aile geleneği sayılabilir.”                                                                                                                                                                                                                                     Ariel Levy *Female Chauvinist Pigs’i(Şovenist Dişi Domuzlar) yazarken aklınızda tam olarak ne gibi bir hedef vardı? Female Chauvinist Pigs’i yazdım çünkü ortada kimsenin dikkat etmediği, yeni ve farklı olduğu kadar talihsiz bir oluşum vardı. Ben de bundan bahsetmem gerektiğini düşündüm. *Kitap basıldıktan sonra etrafınızdaki kadınlardan nasıl tepkiler aldınız? Dahası, erkekler kitapla ilgili ne dedi? Attıkları maillerde söylediklerine göre; bahsettiğim olayları yaşamış kadın ve erkeklerden aldığım tepkinin önemli bir kısmı pozitifti. Onlara göre; kafalarında oluşturdukları düşünceleri birisi zaten kâğıda dökmeliydi. Her ne kadar benimle hemfikir olmayan pek çok insan olduğuna inansam da, çok azı vakit ayırıp da bana bunu iletti. *Pek çok başka örneğin yanı sıra, kitabınızda Penthouse’ta yayınlanan nü fotoğraflarının Vanessa Williams’ın kariyeri üzerinde yarattığı etki ve Paris Hilton’un popülerliğiyle ilgili bir bölüm de var. Sizce Amerika’nın 1983’te sahip olduğu değer yargısıyla günümüz değer yargısının kadın çıplaklığına olan yaklaşımları arasındaki en büyük fark nedir? Sanırım benim gençliğimin geçtiği 80’lerde, Amerikalılar kadın teşhirciliğinden rahatsız oluyordu. Toplum, pornonun ya da kadının cinsel açıdan ‘ahlaksızlığını’ gösteren başka bir eylemin utanç verici olduğunu düşünürdü. Bugün ise; teşhirciliği ve seksle bir bağ içeren mevzuları kabul ettiğimiz bir noktaya ulaşmak yerine bir diğer uç noktaya savrulmuş durumda, bu saydıklarımı idealize etmeye ve dayatmaya başladık. Bence problemin kaynağı da bu. * Kitabınızda, tutucu Atlanta pazarının Desperate Housewives’ı çok fazla izlediğini, dizinin Atlanta’da reyting rekoru kırdığını ve Playboy’un New York’tan çok Wyoming’te satıldığını söylüyorsunuz. Bu ikilemin ardında yatan sebep nedir? Muhafazakârlar mevzu konuşmak olduğunda karşı geldikleri dergiyi neden alıyorlar? Bence, iffetli olmak ile iffetlilik taslamak arasında büyük bir fark var. Biz bunu, politikacılarımızda tekrar ve tekrar görüyoruz. *Kısa bir zaman önce, Türkiye’de kürtaj hakkı gündeme getirildi. Muhafazakar Türk Hükümeti temel olarak kürtaj hakkının kadınların elinden alınmasından yana. Onlara göre fetüs ve bebek ile anne arasında bir fark yok; bu sebeple kürtaj cinayet kabul edilmeli. Üstelik bu mevzunun hala ABD’de tartışılmakta olduğunu söyleyip duruyorlar. Ben, orada neler olduğuyla alakalı bize bilgi verebileceğinizi umuyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nde, son derece aktif ve sesli bir kürtaj karşıtı muhafazakar hareket var. Yaşamın doğumla değil döllenmeye başladığına, bu sebepten kürtajın cinayet olduğuna inanıyorlar. Ben, kadının kendi vücudu dâhilinde olan her şeyi sonlandırmaya hakkı ve gücü olması gerektiğine, uluslararası insan hakkı olan kürtaj yaptırma hakkına yasal olarak sahip olması gerektiğine inanıyorum. Yine de, bunun cinayet olduğunu düşünen insanların iyi niyetli olduklarına, eğer bu iyi niyetten kaynaklanan bir durumsa neden buna karşı olduklarına anladığımı söyleyebilirim. * Okuduğunuz son kitap neydi? Okuduğum ve sevdiğim son kitap Gay Talese’nin Komşunun Karısı(Thy Neighbor’s Wife). * Yeni bir kitap projesi var mı? Konuşmak için henüz çok erken, yeni yeni bir kitap hakkında düşünmeye...

Kadının Çapkını: George Sand


13 Ekim 2015

Amantine Aurore Lucile Dupin, daha sonra bilinen adıyla Dudevant Baronesi, 1 Temmuz 1804’te Paris’te doğdu, 8 Haziran 1876’da Nohant’da kendine ait George Sand Malikanesi’nde öldü. Giydiği erkek kıyafetleri ve yaşadığı aşklarla kendi döneminde Coco Chanel’in geçtiğimiz yüzyılda yarattığı etkiyi yaratan Dudevant Baronesi, pek çok kitap, hikaye, masal, tiyatro eseri, bir otobiyografi ve edebiyat eleştirileri yazdı. Bunların hepsini George Sand mahlasıyla yayımladı. Yazdıklarıyla edebi dünyaya katkıda bulunduğu kadar, Sand sadece var olmasıyla da entellektüel birikime katkıda bulunmuştur. Yazar Jules Sandeau, şair Alfred de Musset, avukat Michel de Bourges ve müzisyen Frédéric Chopin dönem dönem yaşam amaçları olarak bu kadını etkilemeyi seçmiş; sanatla ilgilenen üç aşık eserlerine ilham olarak Sand’ı kullanmışlardır. Bütün bunların yanı sıra, Sand’ın kalbinde yer etmiş bir başka isim ise Comédie-Française aktrislerinden Marie Dorval‘dır. Aşıklarıyla olan ilişkilerindeki netliğiyle bilinen Sand’ın Alfred de Musset’yle olan mektuplaşmaları, mektup yazımlarında kullanılan mesajlama hileleri Fransız Edebiyatı’nın en eğlenceli ve edepsiz parçaları kabul edilebilir. Bununla birlikte Sand, Fransız yazar ve düşünürler arasındaki en önemli isimlerden biri olan Simone de Beauvoir tarafından, de Beauvoir’in 1978 yılında Gallimard‘dan çıkan Tout compte fait(Tüm Hesaplar Yapıldı) adlı kitabında alışılagelmişin dışında eleştirilmiştir. “Eğer okuduğum kitabın yazarıyla ilgili kötü bir düşüncem varsa, kendimi kitaba veremem ve okumam gittikçe kötüleşir. Georges Lubin tarafından, pek çok not ve referansla birlikte düzenlenmiş olan ve tüm bir dönemi gözler önüne seren, George Sand’ın sekiz ciltlik Mektuplaşmalar‘ı(Correspondance) beni büyüledi. Çok kısa bir süre önce Nohant’ı ve Noire Vadisi’ni ziyaret ettiğimden, okurken olağandan daha net canlandı gözümde okuduklarım. Fakat George Sand’dan hoşlanmıyorum. Gençliğindeki özgürlüğüne düşkün, okuma aşkı; kendini yetiştirme, iş yürütme gibi yetenekleri olan ve kararları konusundaki net tavrını takdir ediyorum. Saçma bir evlilik yüzünden kapana kısıldığında, gözü pek bir şekilde hayatını baştan yapılandırmak ve ihtiyaçlarını kendi karşılamak pahasına, Paris’e gitme cesaretine sahip. Bunu takiben, enerjisine ve çalışma gücüne de değer veriyorum. Fakat takındığı erdem maskesi midemi bulandırıyor. Aşıkları var, onları aldatıyor ve onlara yalan söylüyor, bunda sorun yok. Fakat neden dürüstlüğe olan aşkını haykırmaya, başkalarına iftara atarken kendine azize süsü vermeye gerek duyuyor? Tüm sevgililerine anaç duygular besliyor. Pagello’yla(Pietro) cinsel bir ilişki yürüttüğü dönemde, Pagello ve kendisinin Musset’yi çocukları gibi sevdiğini iddia ediyor. Bununla birlikte, anaçlık en güçlü yanı olmasa gerek; bütün çocukluğu boyunca “Şişmanım” diye çağırıp küçük düşürdüğü ve aptalca bir şekilde davrandığı kızının kendisinden nefret etmesini sağlıyor. Yaptığı ukala konuşmalarla onun bütün şevkini kırıyor ve ona, duygusal açıdan güvende olmaya çok ihtiyaç duyan çocukları telaşa sürükleyen bir durum olan, çıkara dayalı sevgi dışında bir şey öğretmiyor. 30’una geldiğinde, çoktan hayat tarafından alaşağı edilmiş bir kadın rolüne bürünmüş ve kendini hesapsızca harcamış durumda: etrafındaki herkesi, buyururcasına, kendisine hizmet ettiriyor. Onu hiç affetmediğim nokta ise; her yapıtında değiştirdiği içsel dilinin sistematik sahteliği. Bu o kadar köklü bir yalan ki; 1848 yılında sahip olduğu tavrın aynısı olduğundan şüphe ettiriyor.” Simone de Beauvoir Tout compte fait Gallimard,...

Biliyor Muydunuz: Everyone Is Gay


11 Ekim 2015

Everyone Is Gay, Kristin Russo ve Dannielle Owens-Reid tarafından kurulan ve asıl amacı LGBTQ gençliğiyle alakalı soruları olanlara öneriler vermek olan bir site. EIG’nin en önemli özelliği ise; bu site ve Kristin ile Dannielle çok komikler! Espri ve dürüstlükle Kristin ve Dannielle, bir yandan bahsi geçen gençliğe destek olurken diğer yandan onları güldürüyorlar da. 2011 yılında liseleri ve üniversite kampüslerini gezmeye başlayan Everyone Is Gay 2013 yılında ise LGBTQ bireylerin aileleriyle çalışacakları yeni bir projeye giriştiler. İşte böyle. Kristin’i çok seviyorum, yakın arkadaşlarımdan birisi olsun isterdim. Fakat Dannielle farklı bir mesel; benim platonik hislerimi içinde barındıran ve burada size anlatmayacağım bir mesele! Sorularımı cevaplayacaklarını söyleyen maili aldığımda çok sevinmiştim şimdi ise sizi Dannielle’in cevapları ile bırakıyorum. *Her şeyden evvel; nasıl tanıştınız? Ortak arkadaşlarımız aracılığıyla tanıştık ve neredeyse hemen siteyle ilgili çalışmaya başladık. Böylelikle bütün ilişkimiz Everyone Is Gay çevresinde gelişti. * Bu kadar etkileyici bir web sitesi kurmak hanginizin fikriydi? Bu fikri bir nevi birlikte bulduk. Ben “Lesbians Who Look Like Justin Bieber”(Justin Bieber’a Benzeyen Lezbiyenler) adlı bir blog kurmuştum ve Kristin’e bana ulaşan sorulardan bahsettim. Bazıları günlük sorulardı fakat büyük bir kısmı lezbiyen topluluğunu tek tipleştirdiğimi veya lezbiyenleri kötü gösterdiğimi söylüyordu. Kristin (kendisi Cinsiyet Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptığından söyleyecek çok şeyi vardı) bu kişilerin sorularını yanıtlamak istedi ve biz de bu siteyi yarattık. *Bu ismi nereden buldunuz peki? Yoksa bu fikri size Honey Boo Boo mu verdi? (Gülüyor) Dört yıl önce soruları cevaplamaya karar verdik ve biraz saçmalamak istedik. Ben “No One Is Straight”(Kimse Heteroseksüel Değildir) derken aynı anda Kristin “Everyone Is Gay” dedi ve Everyone Is Gay bu yarışı kazandı. * İlk sorunuzu hatırlıyor musunuz? Evet. Kristin’in kız kardeşi yollamıştı. Sorusu “Köpeğimin eşcinsel olduğunu nasıl anlarım?” idi. * İnsanlara istemedikleri taktirde ya da hayat standartları buna uygun değilse “açılmaya” mecbur olmadıklarını söylemeniz hoşuma gidiyor. It Gets Better(Daha İyi Oluyor) gibi kampanyalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Çünkü, bazen daha iyi olmuyor… IGB gibi kampanyaların hayati ve önemli olduğunu düşünüyoruz fakat bir yandan da insanları şartları daha iyi duruma getirmeleri konusunda cesaretlendiriyoruz. Okula gittiğimizde, örneğin, dünyayı değiştirmemize olanak sağlayacak altı madde var; bunlar gerçekten dünyamızı biraz daha iyi hale getirebilecek, günlük yapılacak küçük şeyler. * Size ulaşan soruları cevaplarken baz aldığınız kurallarınız var mı? Cevap verme yetkisine ya da gerekli eğitime sahip olmadığımızdan yanıtlayamadığımız çok fazla soru var. Geçtiğimiz günlerde Second Opinions(İkincil Görüşler) adlı yeni bir projeye başladık; böylelikle bu sorulara doğru perspektiften cevap verilmesini sağlayabileceğiz. * LGBTQ bireylerin haklarını savunan bütün ünlü isimlerin içten olduğuna inanıyor musunuz? Bazıları bunu sadece “pembe para” için yapıyor olabilir mi? Ben içten olduklarına inanıyorum. Ne kadar para aldığınızın bir önemi yok; eğer eşitliğe ya da haklara inanmıyorsanız onları savunmazsınız. Eğer ben Sarah Palin’e kürtaj hakkını desteklemesi halinde bir milyon dolar vereceğimi söylesem, muhtemelen bana hayır der… * Yaptığınız iş uluslararası ve dünyanın bir kısmı, üstelik sadece Rusya değil, farklı olan herkese gaddar davranıyor. Başka ülkelerin LGBTQ politikalarıyla da ilgili misiniz? Daha da çok ilgilenmeye çalışıyoruz. Aynı anda her yerde olmak gibi bir şansımız yok, ki bu aslında b*ktan bir durum çünkü biz bize en çok ihtiyaç duyulan yerde olmak istiyoruz. Yine de haberdar kalmaya çalışıyoruz ve daha fazlasını yapabilmeyi diliyoruz. * Son olarak, Kristin’in evliliği nasıl? Bence çok kıymetli! Ayrıca, Kristin evlendiğinden beri benim Noel hediyelerim bir hayli...

George Sand’ın Kuklaları


10 Ekim 2015

Fransız yazar George Sand, pek çok edebiyat tarihçisinin gözünde ciddi anlamda tanınırlığa ulaşmış ilk Fransız kadın yazar. Yaşadığı dönemin şartları gereği bir erkek adını mahlas olarak seçen Sand, her ne kadar feminist akım içinde yer almadığını söylese de bireysel özgürlüğüne sadık yapısı ve hareketleri aksini gösteriyor. Kocası Casimir Dudevant’dan ayrıldıktan sonra uzun süren davaların ardından mülkiyetini kazandığı baba evi Nohant Malikanesi’ne yerleşen yazarın misafiri hiç eksik olmaz. Paris’ten uzak, taşrada yer alan malikanenin komşuları her ne kadar Sand’ı seviyor olsalar da verilen edebi sohbetlerden, müzikli eğlencelerden ve tiyatro gösterimlerinden oluşan partiler ya da düzenlenen etkinlikler her zaman değer yargılarına uyan cinsten değildir. Komşular, kendilerinden uzak gördükleri üst sınıfa mensup kimselerin ve dönem entelektüellerinin bir araya geldiği gecelerde şeytanın da Nohant Malikanesi’ni ziyaret ettiğine inanırlar. 1840’ların ortalarında, Nohant Malikanesi her türden kültürel etkinliğe açıktı fakat asıl ilgi tiyatro üzerineydi. Taşrada vakit geçiren üst sınıfın en büyük eğlenceyi hem tableau vivant performanslarının hem de küçük ya da büyük tiyatro eserlerinin gösterildiği malikane salonlarında buluyorlardı. Sand ise, dostları içinde bulunan bir ev sahibinin tatmini dışında bir sebeple daha bu etkinliklere ev sahipliği yapmaktan hoşnuttu; yazar böylelikle oyunları Paris’te ciddi tiyatrolarda oynanmadan evvel, kendi evinde yapılan amatör çalışmalarla metinlerinin izleyici üzerindeki etkisini ölçebiliyordu. Zaman zaman başkentten gelen profesyonel aktörlerin, amatör oyunculara provalar sırasında yardım ettikleri bile olurdu. 1847 kışında, Sand’ın kızı Solange ve damadı ile yaşadığı sıkıntıların ardından ailenin oluşturduğu topluluk dağıldı. Yazar, o günleri otobiyografik eseri Histoire de ma vie – Hayatımın Hikayesi’nin basılmayan bölümlerinden birinde “Evde sadece dördümüz kaldık; ikimizin yegane amacı uzun kış geceleri boyunca diğer ikiliyi eğlendirmek” şeklinde anlatır. Sand’ın oğlu Maurice ile arkadaşı Lambert, bu sıkıntılı günler için eski alışkanlıklarının yerini alabilecek bir alternatif arayışına girer ve sonuç olarak ortaya başlarda son derece derme çatma olan bir kukla tiyatrosu çıkar. Üstü resimlerle süslenmiş bir kartonun ve bir bez parçasının ardına yerleştirilmiş bir sandalyeyi sahne olarak kullanan ikili, dizlerinin üstüne çöker ve kuklalar arasında sürükleyici diyaloglar üzerine kurulu oyunlar sergilemeye başlarlar. Başlarda kuklalar kabaca şekillendirilir, eski kumaşlarla süslenir. Fakat bu yeni tiyatronun teknikleri kısa sürede geliştirilir. Malikanenin zemin katındaki kütüphaneye kalıcı bir sahne kurulurken; Maurice kuklaları limon ağacından oymaya başlar, Lambert gerçek saçtan peruklar yapar, Sand ise kostümleri dikme işini üstlenir. Kuklalar ve kukla tiyatrosu, evi bir zamanlar dopdolu olan Sand’ı mutlu eder. O zamanlar 43 yaşında olan yazar, hislerini çağdaşı Flaubert’e yazdığı mektubunda anlatır: “Maurice son derece eğlenceli ve yaratıcı. Kukla tiyatrosunun dekoru, özel efektleri, küçük hileleri ve insanın aklını başından alan bir kutunun üzerinde oynattığı oyunlar ile harika işlere imza atıyor.[…] Gösterileri sabahın ikisine dek sürüyor ve bittiklerinde biz de delirmiş oluyoruz. Akşam yemeğini sabah beşte yiyoruz. Haftada iki gösteri yapıyor, geri kalan zamanlarda ise her bir karakterin olağanüstü maceralar yaşadığı bir düzende oyunun kendisi detaylanıyormuş gibi devam ediyoruz. Seyircilerimiz; sayıları sekiz ila on arasında değişen gençlerden, benim üç küçük yeğenimden ve buradaki eski arkadaşlarımın oğullarından oluşuyor. Gösterilere tutkuyla bağlanmış durumdalar.[…]Bana gelince, o kadar eğleniyorum ki bu beni yoruyor. Eminim sen de olsan eğlenirdin; bu doğaçlamalar öylesine eşsiz ve teklifsiz neşeyle dolu ki… Maurice’in elinden çıkan kuklalar biraz alaycı biçimde, hem gerçek hem de imkansız bir yaşamın içinde gerçekten canlanıyorlar. Rüya gibi ve ben iki haftadır böyle yaşıyorum…” Daha sessiz bir eğlence bulmuş olmalarına rağmen, Nohant Malikanesi’nin sakinlerine temkinli yaklaşmaya devam eden olmuyor değil. Bazıları, Maurice uyuduğunda kuklaların canlandığına inanırken bir kısmı da genç adamın kuklaların hepsini kontrol edemediğine, bazılarının kendi fikirlerine göre hareket ettiğine...

Serkan Özkaya’nın Dünü ve Bugünü


8 Ekim 2015

Galerist’te 23 Ocak’tan bu yana sanat izleyicisine sunulmuş olan “Bugün Aslında Dündü” adlı sergiden ve kolektif bilincin tatlı karşılaşmalarından daha önce bahsetmiştik. Serginin sahibi, sanatçı Serkan Özkaya ile hem sanatçının kendi işlerini hem de modern sanatı genel anlamda ele alan bir de söyleşi yaptık. Henüz gezmediyseniz, sergi 22 Şubat’a dek izleyicisini bekliyor. Serkan Özkaya’nın cevapları ise hemen aşağıda. * Kendinizi ne sıklıkla googlelıyorsunuz? Yapmıyorum dersem yalan söylemiş olurum. Eskiden hiç bakmıyordum fakat şimdi web sayfam için en az haftada bir kere bakıyorum çıkan haberleri siteye eklemek için. *Ekşi Sözlük’te hakkınızda yazılanlara baktınız mı hiç? Ya çok fazla arkadaşınız ya da sizi doğrudan tanıyan çok fazla insan var Sözlük’te yazan. Çok eskiden bakmıştım ama yeni bir şeyler varsa bilmiyorum. *Sözlük’te merak ediliyor, benim de aklıma takıldı. 2005 yılında yaptığınız heykelle alakalı; insan 21’inci yüzyılda neden Michelangelo’nun Davut heykelinin reprodüksiyonunu yapar? Birkaç nedeni var. Esas nedeni aslında bencilce; ben heykelin orijinalini görmedim. Ama bize kitaplarda hep sanat tarihinin başyapıtı olarak okutulan bir eserdir. Bilgisayar modeli olduğunu da duyunca kendim için yapmak istedim. Bilgisayar modeli istenen şekilde değiştirilebiliyor, ben değiştirmedim sadece hacmini sekiz katına çıkarttım. İkinci neden ise; Davut heykelinin insan elinden çıkma en değerli eser olduğunu düşünüyorum. Buna büyüklenen bir kopya yapmak benim için önemliydi. 2005’teki İstanbul Bienali için bir sene önce yapmaya başlamıştım heykeli. Yerleştirirken devrilip parçalandı. *Merak ettiğim bir diğer nokta ise Davut sanatta birincil planda bu kadar yer bulurken düşmanı Câlut’un ikinci planda kalması ya da hiç ele alınmamış olması. Nedendir bu ilgi? Kültür tarihine bakıldığında Davut aslında ilk insani karakter. Ona gelene kadar yer alan bütün karakterler daha mitolojikler. Davut’a gelince; Davut Câlut ile girdiği kavgada hile yapıyor. Güreş tutmaları gerekirken sapanla adamın gözünü çıkartıyor ve sonra gidip onu kendi silahıyla öldürüyor. İleriki hayatında ise kendisinden önceki kralın karısıyla birlikte oluyor. Hayatında sürekli bir aldatma durumu var, insani bir yön olarak ortaya çıkan. Bu anlamda başarılı olmasına rağmen eksikli ve yanlışlı biri. Câlut ise cahil. Ben bu sergide yer alan bir eserimde biraz yorumlamaya çalıştım. Karşısında elinde sapan olan bir çocukla savaşan, bir savaş makinası olan helikopter olarak. Sapanın taşıyla helikopterin dağılması ise iktidar-iktidarsız ilişkisinin tersine dönüşmesini simgeliyor. * Gezi Parkı Direnişi, pek çok insanın ne burada ne de başka ülkede benzerini görmediği türden, çok farklı bir durumdu. Bugün hala, hep konuşuyoruz ve bu da çok güzel. İnsanlar işlerine konu etmeye başladılar; bir noktada Gezi Parkı’na bir saygı duruşudur belki ama bir noktada her şekilde reyting sağlayan bir konu haline geldi. Bana gelen bültende de bu eserin ismi #diren idi. Bunun içtenliğini sorgulayacaktım fakat eserin adı #DavutileCâlut olarak değişmiş. Verdiğim ilk isim #diren idi. İşlerimin planları vardı ama birçoğunu burada ürettim. Onu üretirken ismini değiştirmek istedim çünkü ilhamı Gezi ve diğer direnişler olsa dahi direkt olarak öyle lanse etmek istemedim. Eserde, helikopterin dağılmasından kaynaklanan bir şiddet algısı hem var hem yok. Sessiz bir anlaşma ile Gezi’de şiddetten hep kaçıldı. Daha kıvrak çözümler bulundu. * Dışarıdan bakıldığında çok net sınırları yok modern sanatın. Her şeyden paylar taşıyan işler çıkıyor ortaya, Rönesans adamlarının elinden çıkmış gibi. Rönesans’tan da bu kadar uzak sonuçlar doğuran başka bir akım ise olamazdı belki. İnsanların pek çok eser karşısında verdiği ilk tepki genelde “Ben de yaparım bunu, ne var bunda?” oluyor. Ben severim bu tutumu. Picasso’yu görünce “Ben de yaparım bunu” diyen Kenan Evren sendromu diye adlandırıyorum bu tavrı. Garip bir şekilde empati kuruluyor bu sendrom sayesinde. Ama empati tek başına bir yere ulaşmayan bir hissiyat. Diğer yandan “Vay be, bunu nasıl yapmış” dedirtmek de istiyorum. Radikal Gazetesi için 2003’te bir çalışma yapmıştık. Gazetenin yeni çıkacak sayısının ön kapağını biraz erken bitirdiler ve biz bir grup sanatçı yazılardan resimlere kadar her şeyi elle kopyaladık. Ön ve arkada gerçek haberler çıktı ama her şey elle kopyalanmış oldu. O zaman da “Ben de yaparım bunu” denmişti ama ivedilik; bugünün gazetesi, bugünün haberi ve elle çizim olması “Vay canına bunu nasıl yapmışlar” da dedirten bir işti. Böylelikle empati ve yabancılaşmayı aynı anda hissettirip kişinin kendisini sorgulatıyordu. * Eğitim anlamında daha edebiyat, daha kelime kökenli bir ekolden geliyorsunuz aslında. Sonrasında kelimelerin sanata evrimi nasıl gerçekleşti? Edebiyat benim daha çok beslendiğim alandı sanırım. İstanbul’da, bir yere kadar da çeviri edebiyatla büyüyen biri olduğumu düşünüyorum hep. Böyle bir insan güruhu olduğuna da inanıyorum. * Modern sanatta eserin değerini doğru algılamanın yanı sıra sanatçının hayatta kalması için eserlerden para kazanıyor olması lazım. Sanat izleyicisi ve sanat alıcısının, Türkiye’de ilgisi nasıldır modern sanata karşı? Çok iyi bilmiyorum aslında. Ben de herkes gibi, 2000ler’in başındaki her şeyin galerilere çıkıp satılmaya başladığı furyaya katıldım. Galerilerle pek yıldızım barışmadı ama satılır diye işler yaptığım oldu. Çok hoşuma gitmedi hem, hem de para kazanayım diye yaptığım hiçbir şeyden para kazanamadım. Öte yandan, hiç para kazanmayı düşünmediğim işlerden para kazandım. Ben de tamamen bıraktım ne satar ne satmaz diye düşünmeyi. Çünkü aklım ermiyor ve beceremiyorum. Ne yapmak istersem onu yapıyorum ve şimdilik idare ediyoruz sanırım. Ama genel olarak soruyorsanız pazar ve marketi, çok bilmiyorum açıkçası. Türkiye’de ülkenin durumu sürekli inişli çıkışlı. Sanat da moda üstelik, bir beş altı senedir. Sanatı moda olarak algılayan insanların bakışı bana çok absürt geliyor. Hiçbir fikirleri yok; ne sanatla alakalı ne sanat tarihiyle alakalı. Bu yüzden onlardan biraz uzak durmak istiyorum. * Öncesinde konuştuğumuz gibi farklı bir süreçten geçiyoruz şu sıralar ülke olarak. Olaylar herkesi etkiliyor. Sanatçının toplumun geri kalanından daha etkiye açık olduğunu düşünürsek bu günler sanatı nasıl etkileyecek? Sanatın üretimini iyi etkileme ihtimali çok yüksek. Çünkü tüketimi lüks, üretimi değil. Üstelik üretim gerçek olgulardan besleniyor. Bu yüzden güçlü işler çıkması...

Müjde Ar Olsa; Müjde Ar Oysa…


7 Ekim 2015

Sinema ya da televizyona uygulanan yasak ve sansür – ve hatta kimi durumlarda otosansür – son altı aylık dönemde başımıza gelen en kötü yaptırımlar değil şüphesiz. Bir açıdan bu sadece son altı ayda maruz kaldığımız bir durum da değil tabi. Sistemli olarak yapıldığı konusunda derin şüpheler barındıran, sanatın her dalının toplumdan ve özgür yaratıcılık kurallarından uzaklaştıran kurallar bütünü, bugün interneti tehdit ettiği gibi, uzun süredir izleyeceklerimize karar veriyor. Buna karşı çıkan ve alternatif yollarla özgürlüklerini korumaya çalışanlar yok değil ama uyarlama dizilerdeki eşcinsel karakterler dizilerde yer bulamıyor, sunucular devlet eliyle dekolteleri yüzünden işlerinden ediliyor, duygusuz sevişme ile duygulu sevişme tartışmaları ile cinsellik sahnelerine karışılıyor. Sadece televizyon ekranı değil; televizyonun konulacağı evin kaç odalı olacağı, o evde kimlerin hangi kurallara uyarak yaşayacağı, cinsel hayatları, çocuk sayıları ve toplumsal olaylardan ne kadar haberdar olacağının kararı da bireysel kararlar olmaktan çıkmış durumda. Yazının devamında yapacağım sinema-televizyon karşılaştırmasının denkler arasında yapılmadığını söyleyenleriniz çıkabilir. 1975 yılından başlayıp yapacağım incelemenin 2014 yılıyla kıyaslamaya hedeflendiğini düşünürsek, yine de, çok da yanlış bir iş yaptığıma inanmıyorum. Geçen gün YouTube’da, Müjde Ar’ın Mirgün Cabas’a verdiği bir röportajı izlerken düştü bu yazıyı yazma fikri aklıma. Yılların Müjde Ar’ı, nasıl cesaretini kaybettiğinden bahsediyordu Cabas’a. O bile korkmuştu, yeni film projeleri vardı ama böyle günler yaşanırken çalışmaya, filmleri yapmaya korkuyordu. Aktris, aynı zamanda yazmakta olduğu biyografisinin basımını da erteleme kararı almış. Yazıda Müjde Ar’ın zamanında çektiği filmlerin bazılarına ve bugün bırakın televizyonu sinemada oynanması sorun yaratacak rollerine bakacağız. Köçek Nejat Saydam’ın yönetmenliğini yaptığı, 1975 yapımı Köçek’te sadece erkeklerle arkadaşlık eden bir karakter olan Caniko’ya hayat veriyordu Ar. İlk sinema filmiydi. Bugün bile görünmez olan, görülmemesi tercih edilenler arasında yer alan hermafroditizm vardı filmin merkezinde. Gündüzleri futbol oynayan geceleri ise para kazanmak için köçeklik yapan Caniko kendisini arzulayan erkeklere olumlu yanıt vermiyordu. Tacizle başlayan sıkıntılarının sonucunda tecavüze uğrayan Caniko, gerçek doğasını gören ve bunu kabullenemeyen tecavüzcüleri tarafından bıçaklanır. Hastaneye kaldırılan karakter, kendi isteğinin dışında ameliyat ettirilerek “gerçek bir” kadın haline gelir. Kibar Feyzo Atıf Yılmaz ile Müjde Ar’ın birlikte yaptıkları pek çok filmin ilki olan 1978 yapımı Kibar Feyzo’da Ağa Şener Şen ile Irgat Kemal Sunal arasındaki sosyalizm kavgası ön plandaydı. Arka planda ise, bir mal olarak satılan Gülo, cahil ve köylü kadının da cinsel istekleri olabileceğini gösteriyordu izleyiciye. Çirkinler de Sever 1981 yapımı, Sinan Çetin imzalı Çirkinler de Sever’de İlyas Salman, kendisini oynayan Müjde Ar’a aşık oluyordu. Aşık olmanın ve cinsel ihtiyaçların güzel görünen Ay Yapım oyuncularına has olmadığı yıllarda, farklı bir aşk hikayesi izlenebiliyordu. İffet 1982 yılında beyaz perdede yerini alan İffet, Kartal Tibet’in de Müjde Ar’ın da en bilinen çalışması olacaktı. Faruk Peker’in canlandırdığı Cemil karakterinin nemfomanik tavırları, İffet’i o güne dek kadın karakterlerin çok da gitmediği noktalara taşıyordu. Güneşin Tutulduğu Gün Afişi ile bugünün ilerisinde olan Güneşin Tutulduğu Gün’ün yönetmeni Şerif Gören. 1983 yılında yapılan çalışma, gerçeklik algısı ile romantik düşlerin arasında kurulan bağın ne denli hassas olduğunu gösteriyor. Diğer filmler gibi cesur olan yapım, hayalleri olan kızın kötü yola düşmesi gibi klasik bir konuyu işlese de kimsenin “arada yastık var mı acaba” sorusunu sormadığı günlerde izleyici ile buluşmuş. Adı Vasfiye 1985 yapımı Atıf Yılmaz filminde, cinsel açıdan aktif bir kadını farklı erkek tiplemelerinin gözündeki konumları ile inceliyor. Müjde Ar’ın Antalya Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü almasını sağlayan film, Türk film tarihinin kült çalışmalarından da biri. Dul Bir Kadın Adı Vasfiye ile aynı yılda, Müjde Ar’ın başrolde Atıf Yılmaz’ın da yönetmen koltuğunda olduğu Dul Bir Kadın, ülkenin en kemikleşmiş kadın unvanını ele alıyor. Ülkedeki cinsel sömürüyü konu alan filmde Nur Sürer ile Ar arasında homoerotik bir yakınlaşma da söz konusu. Aaahh Belinda 1986 yılında çekilen, bir başka Ar-Yılmaz çalışması olan Aaahh Belinda’da Serap, tipik ev kadını olmak istemeyen bir kadın. Her ne kadar film ev kadınından özgür kadın alternatifi olarak oyuncu ve ünlü kadın gibi kısıtlı bir grubu gösterse de ataerkil sistemi rahatsız etmeyi, eleştirmeyi başarıyor. Bugün çocuk izinleri, cam tavan sendromu ve birçok başka engellerle eve hapsedilmeye çalışılan kadının özgür olmayı isteyebileceği, şaşırtan bir alternatif, izleyiciye doğrudan sunuluyor. Ağır Roman Mustafa Altıoklar’ın 1997 yılında çektiği Ağır Roman, Metin Kaçan’ın aynı adlı romanından uyarlandı. Hristiyan bir hayat kadını olan Tina’yı canlandıran Müjde Ar, seks işçilerinin insani yönünü görünür...

Bernard Loiseau’nun Talihsiz Ölümü


5 Ekim 2015

Guide Michelin tarafından verilen ve gastronomi dünyasının en pretijli ödülü/kritiği kabul edilen üç yıldızın sahibi Loiseau, 24 Şubat 2003 sabahı uyandığında başlayan günün hayatını sonunu getireceğinden haberdar değildi diye düşünülüyor. Edebi açıdan mükemmeliyetçi yaklaşmak gerekirse; gün Fransız şefin hayatını bitirdi dememeli. Bunu yapan çok çok Loiseau’nun yetenekli parmakları tarafından ateşlenen ve ağzından girip kafasının arkasından çıkan kurşunu salıveren av tüfeği olabilir. Ya da her 10 Fransız’dan 9’unun gördükleri anda tanıdığı bir aşçı ya da şeften öte bir ünlü olan Loiseau’nun Michelin yıldızlarından birini  ya da birkaçını kaybedebileceğini söyleyen haberi yazan gazetecinin elinde kan olabilir. Ailesinin baskısıyla ünlü olma yolunda bir proje misali işlenen çocuk yıldızların geç ergenlik dönemlerinin süresel anlamda uzaması sonucu girdikleri depresyon misali, şef Loiseau’nun depresyonla mücadele ettiği bütün mutfak dünyası tarafından bilinen bir durumdu. Haute-cuisine sektöründe yer alan ve Loiseau’yu birebir tanıyan bütün meslektaşları özellikle ölümünden önceki haftalarda şefin çok daha derin depresif bir kuyuya düştüğünü – sözleşmiş gibi – dile getirdi. Merkezi Fransa’nın Auvergne bölgesinde, Chamalières’de hayata gelen Loiseau henüz ergenliğe girmeden neyi başarmak istediğini biliyordu; sadece iyi ya da başarılı bir mutfak adamı olmaktan ziyade en iyilerden biri olmayı kafasına koymuştu. Hırsını asla dizginlemek ya da gizlemekle uğraşmadı. Yıllar sonra başarılı bir şeften ziyade en başarılı haute-cuisinierlerden biri haline geldiğinde, kendisi gibi üç Michelin yıldızlı arkadaşı Jacques Lameloise’ya “Yıldızlardan birini kaybedersem kendimi öldürürüm” diyecek kadar açık ve netti. Fakat bugünlere ulaşması parmak şıklatması kadar bir sürede olmadı. 16 yaşında Jean ve Pierre Troisgros Kardeşler tarafından işletilen Troisgros’da üç yıl sürecek çıraklık eğitimine başladı. Yıl 1968 idi ve Troisgros Guide Michelin’den üçüncü yıldızını almıştı. 1971 yılında çıraklık döneminin bittiği anlamına gelen Certificat d’Aptitude Professionnelle-CAP almaya hak kazanan Loiseau, takip eden yıl restoran işletmecisi Claude Verger’nin La Barrière de Clichy adlı restoranda çalışmaya başladı. Kısa bir sürenin ardından, 20 yaşında Gault et Millau tarafından bir deha olarak tanımlandı. Bu ilk başarısı olsa da Loiseau muhtemelen Troisgros’nun başarısına ulaşmak, Michelin tarafından takdir edilmek istiyordu. Loiseau, o zamana dek alışılagelmiş Fransız mutfağına hafiflik ve tazelik getiren bir tarza sahip olduğu için kutlanıyor; yenilik getiren bir lider olarak görülüyor. Verger, Saulieu’nün bir zamanlar müthiş bir restoran kabul edilen La Côte d’Or’unu satın aldığında, elinin altındaki yeteneği özgür bırakıp gelişmesine izin vermek istedi. 1975 yılından 1982 yılına kadar Verger için La Côte d’Or’u yöneten ve restoranı eski günlerine geri döndüren Loiseau kendi ayakları üzerinde durmaya karar verip çalıştığı yeri patronundan satın aldı. Doğası gereği detaylara , çalışma etiğine, tabak proposyonlarına ve porsiyonların büyüklüğüne deyimi yerindeyse çılgınlar gibi dikkat eden Fransız şefin başarısıyla birlikte kendisine olan güvensizliği de artmaya devam etti. “Ben en iyisiyim,değil mi?” Sadık ve bir o kadar da affetmez olan haute-cuisine tutkunlarıyla çalışmak pek çok şefin üzerinde yıkıcı izler bırakır. Bu izleri kendileriyle mutfakta çalışan diğer insanlara kazımanın yanı sıra, kazanılan başarıyı devam ettirme güdüsü uzun vadede kalıcı hasara yol açabilir. Loiseau’nun bitmeyen her tabak yüzünden uykularının kaçtığı, müşterilerinin yanında çocuksu bir şımarıklıkla “Ben en iyisiyim, değil mi?” diye ısrarla sorup, onaylanma güdüsünü bastırdığı biliniyor. Üstelik bu eksiklik başarısı ve ünü arttıkça genişleyen bir kumaş yırtığı gibi. Troisgros’nun üçüncü yıldızını kazanmasından 23 yıl sonra kendi restoranıyla üç Michelin yıldızı kazanan Loiseau için 1991 yılı mutlu bir seneydi. 3 binden az nüfuslu Saulieu’de bulunan La Côte d’Or’un işleri bir anda yüzde 60 arttı. Küçük kasabadaki büyük bir lokanta haline gelen La Côte d’Or, Guide Michelin’in önerisiyle yolunu değiştirip oraya gelenlerin uğrak noktasına dönüştü. Loiseau’nun başarısı sadece mutfak dünyasında yankılanmıyordu. Çok kısa sürede milyar dolarlık bir şirkete dönüşen Bernard Loiseau SA‘nın sahibi Fransız Hükümeti tarafından 1986, 1994 ve 2002’de üç kere Liyakat Nişanı’yla ödüllendirildi. Gault et Millau; La Côte d’Or’a 19/20 şeklinde puan biçti. 1990’ların sonunda Asya kökenli füzyon mutfağı akımı Fransa’daki yemek kültürünü baştan aşağı değiştirmeye başladı. Pek çok köklü restoran ya şeflerini ya da tarzlarını değiştirdi. Sıklıkla diğer şeflerin aksine kendi işini kendi kurduğunun ve kimseden miras almadığının altını çizen Loiseau için bu iki seçenek de kategori dışıydı. La Côte d’Or çok keskin çizgilerle füzyon mutfağı akımına karşı çıkacağını belli etti. Bugünlerde La Côte d’Or’un maddi anlamda bir açmazda olduğu ve Loiseau’nun klinik depresyonla mücadele ettiği biliniyordu. Gault et Millau; La Côte d’Or’un puanını 19/20’den 17/20’ye indirdi. Reklam anlaşmaları da yaptığı bilinen Gault et Millau çok ciddiye alınmasa da Le Figaro’da yer alan Guide Michelin’in yıldızlardan birini geri alabileceği dedikodusu Loiseau’yu çökertti. Sadece iş konusundaki hırsı ya da egosu sebebiyle değil, yıldızların azalması demek zaten maddi anlamda zor günler geçiren La Côte d’Or’un işlerinin yüzde 25’e varan bir oranla azalması anlamına geliyordu. Loiseau’nun benliği yorgun düşmüştü. 1992 yılında Japonya’da geçirdiği korku krizi ünlü şefin büyük şoklar ya da baskı altında ne kadar zayıf olduğunu etrafındakilere göstermiş olsa da Loiseau güçlü durmaya çalışıyordu. Çevresindekiler bu sefer durumun tek başına uyumaktan korkma raddesine varmadığını gördüklerinden çok da endişeli değillerdi. Guide Michelin tarafından verilen ve gastronomi dünyasının en prestijli ödülü/kritiği kabul edilen üç yıldızın sahibi Bernard Loiseau 24 Şubat 2013 sabahı uyandığında başlayan günün hayatının sonunu getireceğinden haberdar değildi. La Côte d’Or’dan uzakta kaldığında fiziksel olarak hasta düşecek kadar işini seviyordu. O sabah da uyandı, hazırlandı ve işinin başına geçti. Bütün gününü iki Amerikalı stajyerin eğitimine ayırdıktan sonra siesta için evine döndü. Ağzına dayadığı bir av tüfeği ile kendisini öldürdü. *Bugün Relais Bernard Loiseau olarak adlandırılan La Côte d’Or asla üç yıldız konumundan aşağıya inmedi. Halen Michelin tarafından seyahat rotası değiştirmeye değecek kadar başarılı adlediliyor. http://www.bernard-loiseau.com Relais Bernard Loiseau 21210 Saulieu – Bourgogne Fransa Fotoğraflar: Philippe...

Zombinin Evrimi


4 Ekim 2015

Zombinin Evrimi Ekin Asar Frankenstein, Drakula ve Kurtadam’ın gotik edebiyat geleneğine olan bağı tartışılmazken, zombi görece yakın tarihsel kökeniyle diğerlerinden ayrı bir yerde durur. Zombi; büyücülük ve benzeri mistik yollarla diriltilmiş hareketli ceset anlamına gelir. Doğası gereği farkındalık ve bilinçten yoksundur ama çevresindeki uyaranlara tepki gösterebilme ve hareket edebilme yetisine sahiptir. Köken olarak Haiti folklorü ve Voodoo inanışının bir karışımı kabul edilen zombi, Haiti dilinde ‘ölünün ruhu’ anlamına gelir ve İngilizce’ye 1871 yılında girmiştir. Amerikan kültüründe yer edinmesi ise 1920’leri bulmuştur. Zaman içinde çeşitli transformasyonlara uğramış, üzerine orijinal zombi konseptinde olmayan kanibalizm gibi özellikler eklenerek bugünkü halini almıştır. Frankenstein, Drakula ve Kurtadam’ın gotik edebiyat geleneğine olan bağı tartışılmazken, zombi görece yakın tarihsel kökeniyle diğerlerinden ayrı bir yerde durur. Sayıca üstün olmaları ve hızla çoğalmaları dışında bir avantajları olmadığı gibi; yavaşlıkları, biliçten ve gelişmiş motor becerilerinden yoksun olmaları zombileri fantazmagorik canlılar arasında oldukça aciz ve sefil kılar. Orijinal zombiler düşünüldüğünde, büyü ve benzeri yöntemler sayesinde zihnen ve bedenen kontrol edilen, düşünme kabiliyetinden yoksun bireylerin oluşturulması fikri kölelikten farksız görülebilir. Bu sebeptendir ki modern zombiden önce – bunun Romero filmleriyle başladığını söyleyebiliriz – korkulan zombinin kendisi değil ona dönüşmektir. Filmlerde zombilerin tereddütsüzce ve vahşice katledilmeleri oldukça sıradan bir durumdur. Sağlıklı azınlığın genellikle bir sure sonra duruma duyarsızlaşmaşı bir yana, olaydan keyif almaya başladıklarına da sıkça şahit oluruz. Fakat olayın derinine inildiğinde kölelik gibi bir çok benzerlik bulunabilir. Havaii tarihine bakarsak lepralı olmanın yasa dışı sayıldığı, bu insanların ailelerinden ayırılıp bir adaya hapsedildikleri karanlık bir dönemle karşılaşırız. İnsanların enfeksiyon sonucu birer zombiye dönüştükleri filmlerde rahatlıkla insanların yalnızca hasta olduğunu ve iyileşme ihtimalleri olduğunu varsayabiliriz. Böyle düşünüldüğününde lepralılarla aralarında ciddi benzerlikler ortaya çıkıyor. Hem hastalığın yarattığı görüntü hem de hastaların mazur kaldıkları, zombi hikayelerindekinden farksız. Zira Havaii tarihine bakarsak lepralı olmanın yasa dışı sayıldığı, bu insanların ailelerinden ayırılıp bir adaya hapsedildikleri karanlık bir dönemle karşılaşırız. Dünyanın hemen her yerinde buna benzer vakalar olduğu göz önüne alındığında bu durumun zombinin evriminde çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer örnek de Kızılderililer. Aralarındaki bağı görmek için Amerikan tarihine göz gezdirmek yeterli olsa da benzerliklerini ilkel ve vahşi gösterilmeleri, sayıları, aşağılık görülmeleri ve maruz kaldıkları soykırım olarak özetleyebiliriz. Bu durumda zombi denince işin içine faşizm girmemesi pek mümkün görünmüyor. Olaya Freudyen bakıldığında da bir çok kişinin bu yaratıklara özgürce şiddet uygulamaktan hoşlanabileceğini düşünürsek; insan etiyle beslenen bir ceset suretindeki – en az zombinin kendisi kadar – çürümüş toplumsal düzeni parçalara ayırmaktan büyük bir zevk almayacak olan fazla insan tanımıyorum. Peki biz onları neden seviyoruz? Sanırım asıl soru bu olmalı. Bunun nedeni, zombilerin olası istilaları sırasında sebep olacakları çok yönlü sorunların aslında toplumda yaşanan belli başlı sorunların bir yansıması olarak görülmesi diyor zombi uzmanları. Zombie Survival Guide ve World War Z’in yazarı Max Brooks “Finansal krizin kafasına sıkamazsınız” diyor. Olaya Freudyen bakıldığında da bir çok kişinin bu yaratıklara özgürce şiddet uygulamaktan hoşlanabileceğini düşünürsek; insan etiyle beslenen bir ceset suretindeki – en az zombinin kendisi kadar – çürümüş toplumsal düzeni parçalara ayırmaktan büyük bir zevk almayacak olan fazla insan tanımıyorum. Zombilerin özelliklerinin onları mutlak kötü yapması da herhangi bir kafa karışıklığına mahal vermiyor bu süreçte. Tabi kuralsızlığın getirdiği özgürlük, kaos ortamının değiştirdiği mülkiyet anlayışı, kahraman olabilme ihtimali, süper egonun baskıladığı güdülerin daha rahat ifade edilebilmesi ve sosyal rollerdeki olası değişim de istila distopyasının ütopyaya dönüşmesinin sebepleri olarak gösterilebilir. Zombi filmlerinin zombilerin gelişiminde ve popüleritesindeki rolü yadsınamaz. Kuşkusuz ki bu filmler arasında bilinen ilk zombi filmi olması sebebiyle en önemli olan 1932 yapımı White Zombie’dir. Hikaye, evlenmek üzere olan Neil ve Madeleine’in Haiti’de zengin bir çiftlik sahibi olan Charles Beaumont’un evinde kalmalarıyla başlar. Charles, Madeleine’in Neil’la evlenmekten vazgeçip kendisiyle evlenmesini arzulamaktadır ve bunun için bir voodoo büyücüsünden yardım ister. Ancak bunun tek yolu kadını öldürüp zombiye dönüştürmektir. Zombi filmleri Romero’dan önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılabilir. George Romero, zombi konseptine bambaşka bir bakış açısı getirmiş, sinemada modern zombinin babası olmuştur. Filmleri zombi filmlerinin kurallarını baştan yazmış, ondan sonra çekilen tüm zombi filmlerine ilham kaynağı olmuştur. Filmlerinde savaşı, faşizmi ve tüketim toplumunu ağır bir biçimde yermesi, bugüne göre ayrımcılığın kat be kat fazla olduğu 1968 yılında Night of the Living Dead’de siyah bir aktöre baş rol vermesi filmlerinin kültürel etkisini arttırmıştır. Romero’dan sonra zombi filmlerinin gelişimi ve değişimi hızlanmıştır. Sinemacılar zombi malzemesini nasıl kullanacaklarını bilemediklerinden 70’lerin zombi filmlerinde büyüme sancıları çok barizdir. Dönemin başında Children Shouldn’t Play with Dead Things gibi iyi bir kaç film çıkmışsa da Romero 1978 yapımı Dawn of the Dead’le 1970’lere gereken dokunuşu yapmış yeni bir rol haritası çizmiştir. 1980’ler zombi filmleri için alışma döneminin bitişi olarak görülebilir. Çekilen filmler türe bir şekilde katkı sağlamış, belli başlı kuralların benimsendiği bu filmler klasikleşmiştir. 1990’larda ise her alanda olduğu gibi zombi filmlerinde de bir zıvanadan çıkış söz konusudur. Tür 1980’lerde çocuksa 90’larda kesinlikle ergendir. Türün en gore, en ucubik filmleri bu dönemde yapılmış, bu durum – en azından bana göre – yaratıcılığı ve çeşitliliği attırmıştır. Zira Braindead ve Dellamorte Dellamore gibi baş yapıtlar bu döneme aittir. 2000’ler içinse kesinlikle türün yetişkinlik dönemi denebilir. Bu tabi ki başarısız uyarlamaların, içi boş oyunculuk ve senaryoların olmadığı anlamına gelmiyor ama Zombieland, Shaun of the Dead, Fido, La Horde gibi filmler de, zombi filmlerinin geleceğine optimist bakmamıza sebep...